28 Eylül 2010 Salı

ulusal solun hazin durumu...


Zinde güçler teorisinin abidesi olan ve ‘vatansever cuntacılar’ın çok sevdiği 27 Mayısçılar da, sadece NATO’ya ve CENTO’ya bağlılıklarını sunmamışlardı. IMF ile ilk stand by anlaşması da 1961’de gerçekleşmişti. İlkokul Atatürkçülüğü’nden sola ait bir açılım çıkmadığını hayat bize gösterdi. Doğan Avcıoğlu, 12 Mart’ın tokatını yiyince siyaseti bırakmak durumunda kaldı. 1983’de vefat etti, ama takipçileri onun kadar zeki olmadıkları için, bir şey yokmuş gibi davranmayı tercih ettiler.
Ulus devlet merkezli/sınırlı siyaset paradigması, 21. Yüzyıl’da da küreselleşmenin yarattığı bütün sanrıları paratoner gibi üstünde topladı. Milliyetçi siyasetler sol / sağ kanatlarıyla küreselleşmenin yarattığı tahribatın tepkilerini, başka bir fikri tahribat yaratarak kendi depolarında yedeklemeye başladılar.

Halbuki dünyamız hiçbir ulusa ve kavme ait değil. “Toprak yaratıldığında üstünde sınır çizgileri yoktu, onu bölmek insanlara düşmez” diyen Kızılderili reisi Joseph haklıydı. Başkalarından ödünç alınmış milliyetçiliklerin, modernleşmelerin yarattığı toplumsal tımarhanelerin faturası belli.

Dünya savaşlarının, bölgesel savaşların ideolojik gıdası olan milliyetçilik üzerinden, bugün de küreselleşmeye karşı tepkiler, böyle bir travmayı daha da güçlendirebiliyor ve küreselleşme öncesi bir hayata ve yeni dünya düzeni karşısında, farklı bir dünya yapılanması yerine, eski dünya düzeninin kabullerine dönme eğilimi, değişik adlandırmalarla, kendine bir zemin bulabiliyor.

Öze dönüş, geriye dönüş özlemleri, gelecek umudunun olmadığı dönemlerde yeşerebiliyor. Sermaye birikim tarzının ihtiyaçları doğrultusunda, 60’lı, 70’li yıllardaki kalkınmacı eğilimler, bugünkü sorunu, bir bilinç eksikliği sorununa indirgeyip, propagandif yöntemlerle açığı kapama gibi uğraşlara girişebiliyorlar.

Ulus devletin sermaye birikim süreci açısından tarihsel işlevinin sınırına gelinmiş gözüküyor. Bugün bizzat ulus devletler kapitalist globalleşme sürecinin taşıyıcısı haline geldiler. Bağımsız bir ekonomik varlık olarak “ulus devlet”in etkisizleşmesi sürpriz olmadı.

Bugün zamanımızın en baskın özelliği, “modern devlet”in küreselleşmesidir. Hükümetlerin yaşanan krizleri çözememelerinin nedeni, ulus devletin işlev ve alanının kapsamının yetersiz olması ve krizin bir ülkeyle sınırlı kalmamasından kaynaklanıyor. Tek bir kapitalist sistem içinde yaşandığından, kriz de dünya ölçeğinde gerçekleşiyor.

Bugün ulus devlet, neo liberal devlete dönüşmüşken, küresel kapitalizm karşısında muhalefetin, kapitalist devlet aygıtı savunularak yapılabileceği iddiası tuhaf kaçıyor.

Birinci Dünya Savaşı’nda sosyal demokratlar kendi ülkelerinin savaş politikalarını destekleyince, Karl Liebknecht ve arkadaşları gibi Alman enternasyonalistleri, ‘‘Asıl düşman içimizdedir” demişlerdi. Birinci Dünya Savaşı’nda, bu emperyalist paylaşım savaşının 8 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanan siyasi sorumluluğunun sosyal demokratlarca da paylaşılması karşısında, Lenin, kendi siyasi çizgisini tanımlarken, ‘‘sosyal demokrasi”yi, artık kirlendiği gerekçesiyle terk etme yoluna gitmişti.

İki büyük dünya savaşıyla kapitalizmin savaş üretmek gibi travmalarını yurtseverlik merhemi ile tedavi etmeye çalışanlar, kapitalizmin yapısından kaynaklanan kaçınılmaz sonuçları ancak geciktirebildi.

Bugün neoliberal küreselleşmeye karşı, ulus eksenli değil, emek eksenli bir perspektif gerektiği artık anlaşıldı.

Milliyetçilik her zaman öteki fobisine dayanıp, her zaman kan ve nefretle besleniyor. Bugün ABD’de de neonazilerin sloganının “Ya sev ya terk et” (love or leave it) olması, faşizmin de bir bakıma küreselleştiğinin göstergesi oluyor. Neo faşizmin en büyük farkı, tarihi faşizme göre kendilerini faşist olarak kabul etmemeleridir. O yüzden, faşizmin kimi tezlerini savunup, hala kendini solcu sanan mebzul miktarda insan da bulunuyor.

Milliyetçiliğin aslında en bölücü ideoloji olduğunu, 20. Yüzyıl tarihi bütün pratiği ile kanıtladı.

Fransa’ya has bir tarihsel sürecin ürünü olan Jakobenizm de her zaman ‘vatan tehlikede’ (Anayasa tehlikede, Cumhuriyet tehlikede vs. gibi türevleri de var) diyerek ve vatanperverizm ideolojisi ile milliyetçiliğin diğer ayağını oluşturdu. Devlet bürokrasisi de ideolojik ve siyasi değerlerin üretim ve dağıtımının tekelini elinde tutmayı sürdürdü.

Demokrasi milli bir kavram olmadığından, milli demokrasi, milli hukuk, milli Anayasa kulağa anlamlı bir tını vermiyor. ‘Evrensel demokrasi ve hukuk mu, milli demokrasi ve hukuk mu’ konusunda kararını veren toplumlar, vermeyenlere göre bir adım önde bulunuyorlar.

Milli değerlerin, insani değerlerin önüne geçmesinin ne tür sorunlar yarattığını, Yugoslavya’da yaşanan insani dram tek başına göstermiştir.

Bizde ise ‘ulusal solculuk’ denen Recep Peker çizgisinin zayıflamaya başladığını görüyoruz. Son güçlü hamleleri olan 28 Şubat da aslında NATO mandacılığının devamıydı ve bir süre bürokrasinin afyonu oldu. Siyaseti idareye tabi kılan 28 Şubat’ın otoriter siyaset anlayışının sağı güçlendirdiğini, solu hızla gerilettiğini gördük. 28 Şubat siyaseti siyasetsizleştirdi.

28 Şubatı 12 Eylül’ün devamı olarak değerlendirerek destek verenin Kenan Evren olması manidardır.

Zinde güçler teorisinin abidesi olan ve ‘vatansever cuntacılar’ın çok sevdiği 27 Mayısçılar da, sadece NATO’ya ve CENTO’ya bağlılıklarını sunmamışlardı. IMF ile ilk stand by anlaşması da 1961’de gerçekleşmişti. İlkokul Atatürkçülüğü’nden sola ait bir açılım çıkmadığını hayat bize gösterdi. Doğan Avcıoğlu, 12 Mart’ın tokatını yiyince siyaseti bırakmak durumunda kaldı. 1983’de vefat etti, ama takipçileri onun kadar zeki olmadıkları için, bir şey yokmuş gibi davranmayı tercih ettiler.

“Milliyetçilik faşistlere bırakılamaz” tezi de boş çıktı. IMF politikalarının sadık uygulayıcısı MHP, diğer uygulayıcı CHP tarafından bugün hiç sıkılmadan anti emperyalist ilan edilebiliyor.

Başkalarını kandıran insanlar, aslında kendilerini kandırıyorlar. Gerçek dışı bir dünyada, kendi hayallerinde yarattıkları bir dünyada yaşıyabiliyorlar. “Devletin bekası” diye diye toplumun bekası unutuldu.

Solun da bu son kullanım tarihi dolmuş siyasi enkazları kendi başlarına bırakmasının zamanıdır...

UFUK URAS (Turnusol.biz)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder