13 Ekim 2010 Çarşamba

biz olsa 3 günde kurtarırdık!!!

Dinçer, "Böyle bir kaza bizde olsaydı, madencilerimizi üç günde çıkarırdık" dedi.

Sky Türk'te yayınlanan 'Haber Mahali' programında konuşan Bakan Dinçer, "Zonguldak'da grizu patlaması ile kazaya uğradık. Şili'de ise göçük oldu. Şayet Zonguldak'da grizu patlaması yerine, göçük olsaydı, işçilerimizden hayatını kaybeden olmayacaktı ve sadece 3 günde çıkaracaktık" dedi.

Haberin devamı ↓
reklam

Dinçer şöyle devam etti:

"İşçilerimizi 560 metreden 3 günde çıkarırdık. Biz çok daha iyiyiz. Şimdi siz, madenin bir köşesinde göçük olmuşken öbür tarafta güvenli bir yerde bekleyen insanları görüp "Bizde niye böyle değil!" derseniz, bize haksızlık edersiniz.

Çünkü bizim madenlerimizde de işçilerimizin güvenle ve aylarca kalabilecekleri mekanlar var. Zaten ona benzer yerlerde dinleniyorlar, yemeklerini yiyorlar. Ama bizde insanlar hayatını kaybettiler. İkisi ayrı durumlar. Onun için Şili'deki benzer başka bir durumu bizimle mukayese etmenin doğru olacağı kanaatindeyim" dedi.

Bakan Dinçer Şili'deki kurtarma çalışmalarının büyütüldüğünü belirterek şunları kaydetti:

"Niye o kadar büyütüyoruz Şili'de olup biten hadiseyi? Şöyle örnek vereyim, içeriye indirilen sondajın genişliğiyle, aslında yapılan kafes birbirinden farklıydı, uyumlu değildi. Kafes sondaj deliğinden içeriye giremediği için geciktiler. Çok da basit bir hadiseydi halbuki."


*** bu kadar lakayıt ve aymaz olunamaz herhalde. ne diyeceğimi bilemiyorum.

28 Eylül 2010 Salı

ulusal solun hazin durumu...


Zinde güçler teorisinin abidesi olan ve ‘vatansever cuntacılar’ın çok sevdiği 27 Mayısçılar da, sadece NATO’ya ve CENTO’ya bağlılıklarını sunmamışlardı. IMF ile ilk stand by anlaşması da 1961’de gerçekleşmişti. İlkokul Atatürkçülüğü’nden sola ait bir açılım çıkmadığını hayat bize gösterdi. Doğan Avcıoğlu, 12 Mart’ın tokatını yiyince siyaseti bırakmak durumunda kaldı. 1983’de vefat etti, ama takipçileri onun kadar zeki olmadıkları için, bir şey yokmuş gibi davranmayı tercih ettiler.
Ulus devlet merkezli/sınırlı siyaset paradigması, 21. Yüzyıl’da da küreselleşmenin yarattığı bütün sanrıları paratoner gibi üstünde topladı. Milliyetçi siyasetler sol / sağ kanatlarıyla küreselleşmenin yarattığı tahribatın tepkilerini, başka bir fikri tahribat yaratarak kendi depolarında yedeklemeye başladılar.

Halbuki dünyamız hiçbir ulusa ve kavme ait değil. “Toprak yaratıldığında üstünde sınır çizgileri yoktu, onu bölmek insanlara düşmez” diyen Kızılderili reisi Joseph haklıydı. Başkalarından ödünç alınmış milliyetçiliklerin, modernleşmelerin yarattığı toplumsal tımarhanelerin faturası belli.

Dünya savaşlarının, bölgesel savaşların ideolojik gıdası olan milliyetçilik üzerinden, bugün de küreselleşmeye karşı tepkiler, böyle bir travmayı daha da güçlendirebiliyor ve küreselleşme öncesi bir hayata ve yeni dünya düzeni karşısında, farklı bir dünya yapılanması yerine, eski dünya düzeninin kabullerine dönme eğilimi, değişik adlandırmalarla, kendine bir zemin bulabiliyor.

Öze dönüş, geriye dönüş özlemleri, gelecek umudunun olmadığı dönemlerde yeşerebiliyor. Sermaye birikim tarzının ihtiyaçları doğrultusunda, 60’lı, 70’li yıllardaki kalkınmacı eğilimler, bugünkü sorunu, bir bilinç eksikliği sorununa indirgeyip, propagandif yöntemlerle açığı kapama gibi uğraşlara girişebiliyorlar.

Ulus devletin sermaye birikim süreci açısından tarihsel işlevinin sınırına gelinmiş gözüküyor. Bugün bizzat ulus devletler kapitalist globalleşme sürecinin taşıyıcısı haline geldiler. Bağımsız bir ekonomik varlık olarak “ulus devlet”in etkisizleşmesi sürpriz olmadı.

Bugün zamanımızın en baskın özelliği, “modern devlet”in küreselleşmesidir. Hükümetlerin yaşanan krizleri çözememelerinin nedeni, ulus devletin işlev ve alanının kapsamının yetersiz olması ve krizin bir ülkeyle sınırlı kalmamasından kaynaklanıyor. Tek bir kapitalist sistem içinde yaşandığından, kriz de dünya ölçeğinde gerçekleşiyor.

Bugün ulus devlet, neo liberal devlete dönüşmüşken, küresel kapitalizm karşısında muhalefetin, kapitalist devlet aygıtı savunularak yapılabileceği iddiası tuhaf kaçıyor.

Birinci Dünya Savaşı’nda sosyal demokratlar kendi ülkelerinin savaş politikalarını destekleyince, Karl Liebknecht ve arkadaşları gibi Alman enternasyonalistleri, ‘‘Asıl düşman içimizdedir” demişlerdi. Birinci Dünya Savaşı’nda, bu emperyalist paylaşım savaşının 8 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanan siyasi sorumluluğunun sosyal demokratlarca da paylaşılması karşısında, Lenin, kendi siyasi çizgisini tanımlarken, ‘‘sosyal demokrasi”yi, artık kirlendiği gerekçesiyle terk etme yoluna gitmişti.

İki büyük dünya savaşıyla kapitalizmin savaş üretmek gibi travmalarını yurtseverlik merhemi ile tedavi etmeye çalışanlar, kapitalizmin yapısından kaynaklanan kaçınılmaz sonuçları ancak geciktirebildi.

Bugün neoliberal küreselleşmeye karşı, ulus eksenli değil, emek eksenli bir perspektif gerektiği artık anlaşıldı.

Milliyetçilik her zaman öteki fobisine dayanıp, her zaman kan ve nefretle besleniyor. Bugün ABD’de de neonazilerin sloganının “Ya sev ya terk et” (love or leave it) olması, faşizmin de bir bakıma küreselleştiğinin göstergesi oluyor. Neo faşizmin en büyük farkı, tarihi faşizme göre kendilerini faşist olarak kabul etmemeleridir. O yüzden, faşizmin kimi tezlerini savunup, hala kendini solcu sanan mebzul miktarda insan da bulunuyor.

Milliyetçiliğin aslında en bölücü ideoloji olduğunu, 20. Yüzyıl tarihi bütün pratiği ile kanıtladı.

Fransa’ya has bir tarihsel sürecin ürünü olan Jakobenizm de her zaman ‘vatan tehlikede’ (Anayasa tehlikede, Cumhuriyet tehlikede vs. gibi türevleri de var) diyerek ve vatanperverizm ideolojisi ile milliyetçiliğin diğer ayağını oluşturdu. Devlet bürokrasisi de ideolojik ve siyasi değerlerin üretim ve dağıtımının tekelini elinde tutmayı sürdürdü.

Demokrasi milli bir kavram olmadığından, milli demokrasi, milli hukuk, milli Anayasa kulağa anlamlı bir tını vermiyor. ‘Evrensel demokrasi ve hukuk mu, milli demokrasi ve hukuk mu’ konusunda kararını veren toplumlar, vermeyenlere göre bir adım önde bulunuyorlar.

Milli değerlerin, insani değerlerin önüne geçmesinin ne tür sorunlar yarattığını, Yugoslavya’da yaşanan insani dram tek başına göstermiştir.

Bizde ise ‘ulusal solculuk’ denen Recep Peker çizgisinin zayıflamaya başladığını görüyoruz. Son güçlü hamleleri olan 28 Şubat da aslında NATO mandacılığının devamıydı ve bir süre bürokrasinin afyonu oldu. Siyaseti idareye tabi kılan 28 Şubat’ın otoriter siyaset anlayışının sağı güçlendirdiğini, solu hızla gerilettiğini gördük. 28 Şubat siyaseti siyasetsizleştirdi.

28 Şubatı 12 Eylül’ün devamı olarak değerlendirerek destek verenin Kenan Evren olması manidardır.

Zinde güçler teorisinin abidesi olan ve ‘vatansever cuntacılar’ın çok sevdiği 27 Mayısçılar da, sadece NATO’ya ve CENTO’ya bağlılıklarını sunmamışlardı. IMF ile ilk stand by anlaşması da 1961’de gerçekleşmişti. İlkokul Atatürkçülüğü’nden sola ait bir açılım çıkmadığını hayat bize gösterdi. Doğan Avcıoğlu, 12 Mart’ın tokatını yiyince siyaseti bırakmak durumunda kaldı. 1983’de vefat etti, ama takipçileri onun kadar zeki olmadıkları için, bir şey yokmuş gibi davranmayı tercih ettiler.

“Milliyetçilik faşistlere bırakılamaz” tezi de boş çıktı. IMF politikalarının sadık uygulayıcısı MHP, diğer uygulayıcı CHP tarafından bugün hiç sıkılmadan anti emperyalist ilan edilebiliyor.

Başkalarını kandıran insanlar, aslında kendilerini kandırıyorlar. Gerçek dışı bir dünyada, kendi hayallerinde yarattıkları bir dünyada yaşıyabiliyorlar. “Devletin bekası” diye diye toplumun bekası unutuldu.

Solun da bu son kullanım tarihi dolmuş siyasi enkazları kendi başlarına bırakmasının zamanıdır...

UFUK URAS (Turnusol.biz)

afganistan'daki norveç askerleri, savaşı seksten daha zevkli bulmuşlar!




Avustralya, spor ve popüler kültür dergisi ALPHA Afganistan'daki Norveç askerleriyle seks ve savaş hakkında röportaj yapmış. Röportajın konusu hangisi zevkli! (bayağı yakın bir klasman olsa gerek, seks ve savaş) Açıklamalar oldukça ilginç.

“Sevişmeden 3 ay cephede nasıl durduğumuzu soruyorlar. Belki bu kulağa aptalca gelebilir, ama savaşmak seksten daha güzel”

“Düşmanınıza odaklandığınız an çok heyecan verici, özellikle de nişan alıp onu vurduktan sonra o ilk kanın etrafa saçılma anını yavaş çekimde yaşanıyormuş gibi hissediyorsunuz. Şansınız yaver giderse de, bana bu sene olduğu gibi, bir Taliban askerini boynundan vurup ardından sevinç nidaları atıyorsunuz”

gibi oldukça ahmak ve bir o kadar tedirginlik verici. Tamam insan empati kuruyor, bunlar yalnız kala kala seksi elizabethden ibaret sanıyor, günde 4 defa artık zevk alamıyolar diye hak veriyor da, kardeşim anlamamıza olanak tanıyın, sapkınlaşıp bokunu çıkıarmayın. Biz size acıyalım, neden öldürmekten zevk aldığınızı söyleyip tiksindiriyorsunuz kendinizden!

stalin ve büyük terörü



Elime uzun zaman önce, 2004 te ilk Türkçe olarak yayınlandığında geçmişti bu yazı.İlk araştırmaya başladığım zamanlarda, eski mailimin bir köşesinde kalmış. Stalinist arkadaşlara ithafen :)



Stalin’in Büyük Terörü: Kökenleri ve Sonuçları;


Bu toplantıyı düzenleyenlere, bana Avustralya’nın bu önde gelen üniversitesinde, böyle geniş bir katılımcı grubuna seslenme olanağını verdikleri için teşekkür etmek istiyorum. Bugün modern tarihteki en trajik olaylardan –üzerine çok sayıda kitap ve makale yazılmış, ancak yine de hakkında bir çok muamma ve yanlış anlama bulunan olaylardan- bazıları hakkında konuşacağım. Bu tarihsel olgu kimi zaman Büyük Temizlik ya da Büyük Terör ya da kimi zaman sadece 1937 olarak adlandırılıyor. Tarihte bu olaylarla ilgili olarak kurulabilecek çok az sayıda analoji var.

Kuşkusuz yirminci yüzyıl sivil halka yönelik olarak yapılan az sayıda kitlesel terör ve hatta soykırım girişimine tanık olmadı. Hitler’in toplama kamplarında Stalin’in kamplarında ve hapishanelerindekine kıyasla daha fazla sayıda insan öldü. I. Dünya Savaşı sırasında, birkaç gün içinde, bir milyondan fazla Ermeni öldürüldü.

Genellikle bu etnik soykırım örneklerine Sovyetler Birliği’nde olduğu kadar gelişkin bir demagoji eşlik etmedi. Çoğu durumda kurbanlar hiçbir zaman için işlememiş oldukları korkunç suçları itiraf etmeye zorlanmadılar.

Bizim ülkemiz, Rusya, 20 yıllık bir dönem içinde üç iç savaşa tanık oldu ve ardından bir dünya savaşının getirdiği yıkımı yaşamaya zorlandı.

Birinci iç savaş 1918 ile 1920 yılları arasında baş gösterdi. Bu, devrimci kitlelerin, yabancı istilacıların desteğiyle ayrıcalıklarını sürdürmek isteyenlere karşı ayaklanmasıydı.

Bu iç savaş, diğer ülkelerde devrimlerden sonra yaşanan iç savaşlarla pek çok benzerlik taşıyor. Sözgelimi, Rusya’da yaşanan iç savaşla 1860’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde baş gösteren iç savaş arasında çok sayıda benzerlik var. Trotskiy, Rus ve Amerikan iç savaşları arasında o kadar çok ortak nokta bulmuştu ki, bir ara bütünüyle bu soruna adanmış bir kitap yazmayı bile tasarlamıştı.

Sözünü ettiğim ikinci iç savaş 1928 ile 1933 arasında yaşandı ve yaklaşık olarak altı yıl sürdü. Bu iç savaş Stalinist klik tarafından köylülüğe karşı bir bütün olarak yürütülen şiddet dolu, zorla kolektifleştirme biçimini aldı ve ülke çapında yaşanan gerçek bir iç savaşa dönüştü.

Tarinte bu iç savaşa benzeyen pek çok savaş var. Sözgelimi on sekizinci yüzyılın sonunda Fransız Devrimi’ne karşı köylülerin gerçekleştirdikleri Vendée ayaklanması yaşanmıştı.

Ancak, bizlerin Büyük Temizlik olarak söz ettiğimiz olguyla, üçüncü iç savaşla ilgili olarak uygun bir tarihsel analoji kurmak olanaksız.

Daha önce tarihte hiçbir zaman yüz binlerce insan evlerinden zorla alınıp, hapse atılıp, işkence edilip, çeşitli suçları itiraf etmeye zorlanmadı ve bütün bunların ardından ya yok edilip ya da toplama kamplarına gönderilmedi. Bugün, Büyük Terör’den 60 yıl sonra bile birçok insan için bu konudan soğukkanlılığını koruyarak söz etmesinin güç olması şaşırtıcı bir durum değil.

Uzun sayılamayacak bir süre önce, İngiltere’de verdiğim konferanslar sırasında bana farklı biçimlerde karşı çıkan insanlarla karşılaştım. Bir yaşlı İngiliz Stalinist bana Büyük Terör’den söz etmenin sadece bir burjuva propagandası örneği olduğunu söyledi. Bu kişi II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere’yi kurtardığına inandığı Stalin’e övgüler yağdırdı.

Stalin’e yönelik övgülerini haklı göstermek için bu savaş sırasında Sovyetler Birliği’nde 27 milyon insanın öldüğünü söyledi. Kendisine 27 milyon insanın Büyük Britanya’nın nüfusunun yaklaşık olarak yarısı kadar olduğuna işaret ederek cevap verdim. Daha sonra bu kişiye eğer Churchill bir savaşın eşiğinde kolordu komutanlarının birçoğunu da içermek üzere ülkenin en değerli unsurlarını yok etmiş olsaydı ve onun bu korkunç hatası nedeniyle ülke nüfusunun yarısını kaybetseydi bu durumda ne diyeceğini sordum.

Londra konferansım sırasında bir başka karşıtım, Ukraynalı bir milliyetçi, bana neden büyük ölçüde Bolşeviklere karşı doğrudan girişilmiş olan teröre bu kadar önem verdiğimi, ancak 15 milyon insanın öldürüldüğünü söylediği Ukrayna halkına karşı girişilmiş olan terörü göz ardı ettiğimi sordu.

Burada anti-komünistlerin Büyük Terör’ün kurbanlarını aşırı derecede abartma çabalarının tipik bir örneği ile karşı karşı geliyoruz. Örneğin Solzhenitsyn kamplarda ve hapishanelerde yok edilen insan sayısını 60 milyon olarak veriyor.

Eğer seçim öncesinde yapılan kampanyalar sırasında Moskova’da dolaşırsanız benzer rakamların Yeltsin yanlısı güçler tarafından kurulmuş olan çeşitli standlarda kullanıldığını görebilirsiniz. Buralarda "komünistlerin ülkemizde 60 milyon insanı yok ettiklerini unutmayın" diyen afişler yer alıyor. Gerçek kurbanların sayısını 12 kat fazla gösteren bu rakamların halkı uyandıracağı düşünülüyor.

Ve elbette buna kıyasla, Yeltsin tarafından Çeçenistan’da yürütülen savaşta ölen insan sayısı pek ufak kalıyor. Ve yine buna kıyasla 1993 yılının Ekim ayında Beyaz Evde, Rus Yüksek Sovyeti’nin top ateşine tutulması da önemsiz kalıyor. Bu eylem sırasında sadece 1.000’ne yakın insan öldü.

Yeltsin yanlısı güçler komünistlerin iktidara geri dönmeleri durumunda on milyonlarca insanı ortadan kaldıracak bir terör uygulayacaklarını söylüyorlar. Bu rakamlar Stalin’in 1953 yılında ölmesinin ardından geçen 40 yıl sırasında Sovyetler Birliği’nde gerçekte hiç siyasi idam gerçekleştirilmemiş olmasına karşın zikrediliyor. Stalin’in öldüğü günün ertesinde halefleri onun hazırlamakta olduğu yeni bir terör dalgasını durdurdular ve kitlesel bir iade-i itibar sürecini başlattılar.

Pek çok insan terörün kime yöneltilmiş olduğunu göz ardı ediyor. Güvenilir veriler bütün Sovyet tarihi boyunca yaklaşık olarak dört milyon insanın devlete karşı suç işlemekle suçlandığını ve mahkum edildiğini gösteriyor. Bu insanların 700.000 - 800.000’i vurularak öldürüldü.

Bu rakamlar her açıdan şok edici, ancak buna kimi başka rakamları eklememiz gerekiyor. Sözgelimi bütün kurbanların yaklaşık olarak yarıya yakını hapse iki yıllık bir dönem içerisinde atıldılar -1937 ve 1938 yıllarında. Bu iki yıl boyunca, geriye kalan bütün Sovyet tarihi boyunca öldürülenden altı kat fazla insan öldürüldü.

Büyük Terör’ün ikinci özelliği esas hedefinin komünistler olmasıydı. Bu iki yıllık dönemde hapse atılan iki milyon insanın yarısından fazlası tutuklandıkları sırasında parti üyesiydiler.

Bundan başka, Terörün başladığı sırada daha önce partide yer almış, ancak çeşitli muhalefet faaliyetleri içinde yer aldıkları için ihraç edilmiş yaklaşık bir buçuk milyon insan vardı. Bu insanların bir çoğu Büyük Terör sırasında tutuklandı ve ortadan kaldırıldı.

Büyük Terör hakkında birçok farklı siyasi eğilim tarafından desteklenen ve yaygınlaştırılan bir başka efsane daha var. Bu efsaneyi Kruşçev’in 1956’da 20. Parti Kongresi’nde Stalin’in işlediği suçlarla ilgili olarak sunduğu gizli raporda ya da Robert Conquest ve Solzhenitsyn gibi açıkça anti-komünist olan insanların çalışmalarında bulabilirsiniz.

Bu efsane bütün Sovyetler Birliği halkının terörle gerçek anlamda sersemleyip suskunlaştığını, ya uygulanan baskı hakkında hiç sesini çıkarmadığını ya da körlemesine teröre inandığını ve terörü desteklediğini söyler. Bu efsane aynı zamanda baskının kurbanlarının Stalin’e muhalefet etmek de dahil, hiçbir suç işlemediklerini iddia eder. Bu insanlar, hiçbir suç işlemedikleri halde Stalin’in aşırı paranoyasının kurbanı olmuştur. Bu efsaneye göre, Stalin’in rejimine karşı hiçbir ciddi muhalefet ortaya çıkmadığına göre, kurbanlar da bu tür bir muhalefet etme suçu işlememiş demektir.

Bu efsaneleri çürütebilmek için kısa bir süre önce gün ışığına çıkarılan ve yayınlanan çeşitli dosyalara ve önemli davalara bakmak gerekiyor.

Örneğin dünyaca tanınan fizikçi ve gelecekte Nobel ödülü alacak olan Akademisyen David Landau davası bunlardan biridir. Sadece kendi işiyle meşgul olan, parti üyesi olmayan ve görünüşte siyasetle ilgilenmeyen bu genç fizikçinin ve akademisyenin hiçbir suçunun olmayacağı ve dolayısıyla herhangi bir haklı gerekçe olmadan tutuklanmış olduğu düşünülebilir.

Landau davasını içeren dosya kısa bir süre önce yayınlandı. Soruşturma sırasında Landau’ya çoğaltılmasına ve dağıtıma hazır hale getirilmesine yardımcı olduğu anti-Stalinist bir bildiri gösterildi. Landau’nun meslektaşı ve aynı zamanda bir komünist olan Kopets bildiriyi kaleme aldığını kabul etti. Kopets bunun çoğaltılması işini düzenledi ve Landau’yu ve diğer öğrencileri ve fizikçileri bu gizli çalışmada yer almaya teşvik etti. Bu insanlar bildiriyi 1938 yılında yapılacak olan bir Bir Mayıs gösterinde dağıtmayı planlıyorlardı.

Kısa bir süre önce bu tür bildirilerin varolduğunu gösteren çok sayıda örnek yayınlandı. Bu bildiriler, haklarında çok az şey bildiğimiz insanlar tarafından yazılmıştı ancak bunlar yazdıkları bildirileri tutarlı bir komünist tutumla kaleme alan insanlardı ve Stalin ve kliğine karşı, sosyalizme ihanet ettikleri için mücadeleye girişilmesi çağrısı yapıyorlardı. Bu bildirilerin içeriği sadece mevcut siyasi sistemin ya da daha doğrudan söylemek gerekirse Stalin’in ve onun kliğinin yıkılmasına yönelik bir çağrı olarak yorumlanabilir.

Kuşkusuz bunlar birbirinden yalıtık vakalardı, ancak Büyük Terörün uygulamaya konulmasından önce, sosyalizmin ideallerinden daha önce hiç olmadığı ölçüde sapmış bir rejim haline gelmiş olan Stalinizme karşı, çok daha yaygın, çok daha ciddi ve iyi örgütlenmiş bir muhalefet vardı.

Stalin’e karşı verilen bu savaş daha öncesinde, 1923’te Sol Muhalefet’in oluşturulmasıyla başladı. Parti içi mücadelenin aldığı biçim 20’li yıllar boyunca gittikçe keskinleşti.

Binlerce ve binlerce komünist, parti demokrasinin parti içindeki Stalinist klik tarafından ortadan kaldırılmasına karşı, ilk zamanlarda açık olarak ve daha sonra muhalefet grupları yasaklanınca, yer altında yasadışı biçimde, bu muhalefet içinde yer aldılar.

Bu insanlar, Sovyet halkının büyük çoğunluğunu derin bir yoksunluğun içine iten zorla kolektifleştirmeye ve yanlış sanayileşme yöntemlerinen karşı çıktılar. Gittikçe artan ayrıcalıklara ve toplumsal eşitsizliğe karşı çıktılar. Bürokrasi siyasi iktidarı işçi sınıfından gasbetmişti ve konumunu ve ayrıcalıklarını pekiştiriyordu.

1932’de Stalinist önderliğin maceracı politikalarının ülkeyi çok keskin bir ekonomik ve siyasi krize doğru sürüklemekte olduğu gözle görülür hale gelince muhalefetin düzeyinde de belirgin bir değişim yaşandı.

1932 yılında sadece eski muhalefet grupları daha aktif hale gelmekle kalmadı, bunlara yeni oluşan muhalefet grupları da katılmaya başladı. Bunlar arasında belki de en ilginç olan Riutin grubu olarak adlandırılan gruptur.

Riutin çok karmaşık bir evrim geçirmiş olan eski bir Bolşevikti. Riutin, 1920’li yıllar boyunca ateşli bir Stalinistti, ancak 1930’da birçok konuda hatalı olduğu ve Stalinist bürokrasiye karşı yeni bir mücadelenin yürütülmesi gerektiği sonucuna ulaştı. Sol Muhalefetle, Trotskistlerle birleşmenin yollarını aradı.

Riutin grubu, Riutin platformu adı verilen, 100 sayfadan daha uzun bir belge yayınladı. Bu belgede, ülke çapında bütün temel sorunlarla ilgili olarak yaşanan ekonomik ve siyasi kriz gözler önüne seriliyordu. Stalin ve kliği bu belgeden o kadar korktular ki, bunu Riutin’in ihracını tartışmakta olan Merkez Komitesi üyelerine dağıtmayı reddettiler. Merkez Komitesi bu belgeyi okumadan Riutin’i suçlu ilan etti ve platformun aleyhinde oy kullandı.

Bu sırada, teslimiyeti kabul etmeyen binlerce Trotskist, ülkenin çeşitli yerlerinde sürgünde ya da hapisteydi. Bunların arasında birçok önde gelen parti üyesi de vardı. Bu muhaliflerin her birinin önüne iki seçenek konuluyordu. Ya bir teslimiyet mektubu imzalayacaklar ve bürokrasinin içinde güvenli pozisyonlara yerleşeceklerdi ya da bu tür deklarasyonu imzalamayı reddedecekler ve hapishane kamplarında ya da Sovyetler Birliği’nin en ücra köşelerinde sürgünde çürüyeceklerdi.

Burada ilginç bir noktaya işaret etmek, 1936’da ilk Moskova duruşması hazırlanırken sürgündeki onlarca muhalifin Moskova’ya geri getirildiğini belirtmek gerekir. Bunların bir tek tanesi bile yalan ifade vermeyi kabul eden bir teslimiyet belgesini imzalamayı kabul etmedi. Bu nedenle bunlar ilk Moskova Duruşmasına dahil edilmediler, ancak gizli olarak yapılan dava öncesi soruşturma sırasında öldürüldüler.

1932 yılında farklı muhalefet eğilimlerinin çok sayıda temsilcisinin Stalinist önderliği yıkmak ve uygulamaya yeni politikalar koymak için birleşik bir anti-Stalinist blok oluşturmanın gerekliliğini tartışmaya başlamış olmaları önemlidir.

Riutin platformu komünistleri birbirinin karşısına çıkaran ayrımların, parti içinde varolan daha önceki bütün farklılıkların önemini yitirdiğini söylüyordu. Ya Stalinist klikten ve onun halka karşı işlemekte olduğu suçlardan ya da Stalinist kliği defederek partiyi Lenin’in sosyalizm anlayışının ilkelerine geri taşımaktan yana olacaktınız.

Sol Muhalefetin eskiden önde gelen üyelerinden biriyken, resmi olarak teslimiyet belgesini imzalamış ve daha sonra yeniden muhalefet çalışmasına geri dönmüş olan Ivan Smirnov, 1931 yılında resmi bir iş gezisi için Berlin’e gitti. Smirnov, Trotskiy’in oğlu Lev Sedov’la ilişkiye geçti ve Trotskiy ve Meksika’daki ve Avrupa’daki oğulları ile Sovyetler Birliği’ndeki eski ve yeni eğilimlerden meydana gelen, yeni oluşmakta olan muhalefet bloğu arasında, gösterilen çabaların koordine edilmesinin gerekliliği konusunu görüşmeye başladı.

Bu muhalefet eğilimlerine üye olan pek çok insan, 1932’nin sonlarında ve 1933’ün başlarında tutuklanmış olsalar da, yakalananlardan biri bile, bu tek birleşik anti-Stalinist bloğun oluşumu konusunda ifade vermedi. Gizli polis, yani GPU, 1932’den itibaren bir birleşik bloğun oluşturulmakta olduğunu, ancak 1935 ve 1936’da, 1934’ün Aralık ayında Kirov’un öldürülmesinin ardından, yeni bir tutuklama dalgası başlayınca ve pek çok insan ağır işkencelerden geçirildikten sonra öğrenebildi. Bu, Stalin’i Büyük Terörü başlatmaya yönelten ana etkenlerden biriydi.

Şimdi geriye dönüp Moskova Duruşmaları’na baktığımızda, bu düzmece duruşmada söylenenlerin yüzde 90’nının hayal ürünü bir yalanlar yığını olduğunu görebiliriz. Sanıklar Gestapo ajanı olduklarını, yabancı devletler için ajanlık yaptıklarını, sabotajlar düzenlediklerini vb. itiraf ettiler. Ancak öne sürülen iddiaların yüzde 10’a yakını doğruydu. Bu insanlar kendi aralarında bağlantılar kurmaya çalışmışlar ve Stalin’in kliğini yıkmak için kavga vermişlerdi.

Büyük Terör sadece Stalin’in Sovyetler Birliği’nde büyüyen muhalefetten gittikçe daha fazla korkar hale gelmesinden kaynaklanmıyordu. Aynı zamanda önemli dış politika konularıyla da ilişkiliydi. Trotskiy Dördüncü Enternasyonal’i kurmaya yönelik olarak başlattığı hareketin etrafında daha fazla taraftar topladıkça, Stalin, Trotskiy’in düşüncelerinin artan etkisinden gittikçe daha fazla korku duyar oldu.

Yurtdışındaki komünist partileri bütünüyle Stalin tarafından maniple edilmekte olan Komintern’e tam anlamıyla sadık olsalar da, hemen her ülkede gittikçe daha fazla sayıda, Dördüncü Enternasyonal’i destekleyen Trotskist muhalefet grupları ortaya çıkıyordu.

Komintern’in arşivlerinde, muhalefetin hemen her ülkede önemli bir gücünün olduğunu, muhalefetin sendikalarda ve sosyalist partilerde güçlü bir etkiye sahip olduğunu ve sayısının kimi ülkelerde birkaç bine ulaştığını gösteren, büyük ölçüde dahili kullanım amacıyla hazırlanmış pek çok belge bulunabilir.

Yaşanmakta olan iç savaşın sonucunun, bir ikinci dünya savaşının olup olmayacağını belirlemede etkili olacağı İspanya’da, güçlü bir Marksist parti, POUM vardı; bu parti Dördüncü Enternasyonal’den kopmuş olmasına karşın, tutarlı bir biçimde anti-Stalinist politikalar izlemeye devam ediyordu. Stalin’in Dördüncü Enternasyonal’in gücünü artırması ve birçok ülkede Stalinize edilmiş Komintern’e karşı bir tehdit oluşturması olasılığı karşısında duyduğu korku onu Büyük Terörü başlatmak zorunda olduğu sonucuna varmaya itti. Büyük Terör sadece Sovyetler Birliği’nde yaşayan insanları değil, yurtdışındaki binlerce kurbanı da silip yok etti.

Hiçbir zaman unutmamamız gerekir ki, o sıralarda kapitalist Avrupa’daki rejimlerin yarıya yakını ya faşist ya da yarı-faşist totaliter rejimlerdi. Birçok komünist, sosyalist ve demokratik kafa yapısına sahip insan bu ülkelerden kaçmış ve Sovyetler Birliği’nden siyasi sığınma hakkı talep etmişti. Sovyetler Birliği’nde on binlerce yabancı komünist ve komünizm sempatizanı vardı ve bunların tamamına yakına Büyük Terör sırasında yok edildi.

Sovyetler Birliği’ndeki bu siyasi göçmenlerin, burjuva demokratik ülkelerden gelmiş olsalar bile nasıl korkunç bir yaşam sürdüklerini gösteren çok sayıda belge bulunabilir. Sözgelimi önde gelen Avustralyalı bir komünistin karısı olan Audrey Blake, 1930’larda bütün yabancı haberlerin engellendiğini ve Trotskiy’in düşünceleri hakkında bütün tartışmaların lanetlendiğini yazdı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, o yıllarda bütün Trotskist literatürün yasaklanmış olduğunu söyleyen hayatta kalmış olan birçok eski komünistle bir araya gelme şansım oldu. Önderlerinin duyduğu korku o kadar büyüktü ki onların bu türden şeyler okumalarına izin vermeyi bile reddediyorlardı. Yine de Büyük Terörün sonuçları basitçe Sovyetler Birliği’nde kendisini bütünüyle Ekim devrimine ve sosyalizme adamış insanların binlerce ve binlercesinin öldürülerek ve tutuklanarak kurban edilmiş olmalarıyla ölçülemez. Bu konu, bunun ötesine geçmeyi gerektirir.

Büyük Terörle ilgili haberler batıya ulaştığında, binlerce, belki de yüz binlerce insan sosyalizm düşüncesinden korkuyla uzaklaştılar. Başka koşullar altında bu insanlar dünya tarihindeki en büyük uluslararası siyasi hareket olan, komünist hareket içinde yer almaya hazır olacak insanlardı. Ancak gördükleri şey karşısında dehşete düştüler ve sosyalizm düşüncesi gözlerinden düştü.

Büyük Terörden çeşitli komünist partilerin sağ olarak kurtulan önderleri büyük ölçüde yozlaşmışlardı ve Stalin’e bağlı hale gelmişlerdi çünkü kendi yoldaşlarına zulmedilmesinde rol üstlenmişlerdi.

1930’larda çok tiksindirici ve soysuzca bir rol oynamış olanların bazıları bugünlerde Stalinizme karşı mücadele vermiş insanlar olarak hürmetle anılıyorlar.

Bunların arasında 1956 Macaristan ayaklanmasında önemli bir rol oynamış olan Macar komünist önder Imre Nagy yer alıyor. Ortaya çıkan belgeler Nagy’nin 1929 yılından başlayarak Sovyetler Birliği’nde siyasi göçmen olduğunu gösteriyor. 1930’da Nagy NKVD’nin paralı ajanı haline geldi ve onun yaptığı ihbarlar üzerine onlarca Macar, Alman ve diğer ülkelerden komünistler tutuklandı.

Yugoslav komünisti Tito’nun NKVD’nin paralı bir ajanı olduğunu gösteren doğrudan bir kanıt bulunmamasına karşın pek çok belge onun Yugoslav komünist partisindeki Trotskistlere karşı nasıl şevkle temizlik harekatı yürüttüğünü gösteriyor. Sadece Moskova’da 800’ün üzerinde Yugoslav tutuklandı.

1939’da Tito Yugoslavya’ya partinin başı olarak döndü ve temizliğin sürdürülmesini ve derinleştirilmesini istedi. Tito bu görevin sorumluluğunu, aralarında Milovan Jilas’ın da bulunduğu diğer komünistlere verdi.

1960’larda, 70’lerde ve 80’lerde ünlü bir muhalif haline gelen Jilas anılarında temizlikler sırasında oynadığı rolden hiç söz etmedi, ancak şu ilginç olayı anlattı. 1942 yılında, II. Dünya Savaşı’nın doruk noktasında olduğu sırada, yaşlı bir Yugoslav komünist tutuklandı. Bu adam 1937 temizliklerinden sadece Moskova’ya gitmeyi kabul etmediği için sağ olarak kurtulmuştu. Sonradan Moskova’da Yugoslav ve diğer komünistlerin nasıl zulüm gördüklerini anlatan "Sovyet Thermidorunun Bilançosu" başlıklı bir kitap yayınladı. Jilas bu adamın Tito’nun emriyle tutuklanıp, ağır bir biçimde işkenceden geçirilmesine ve dövülmesine karşın bir yabancı ajan olduğunu itiraf etmeyi reddettiğini anlatır.

Eğer Büyük Terörün Sovyetler Birliği’ndeki ve yurtdışındaki etkilerinden söz edeceksek, Bolşevik tarzı bilincin bütünüyle ortadan kaybolduğunu söylememiz gerekir.

Bu tür bilinç sosyalist eşitlik ideallerine ve enternasyonalizme bağlılık ve partide birinin üst düzeyde bir konumda olmasının kendisine ayrıcalık sağlamasına izin vermemek olarak nitelendirilebilir. Bu bilinç, aynı zamanda, dava için özveride bulunmaya gönüllü olmak olarak nitelendirilebilir.

Eğer Büyük Temizlikler yapılmamış olsaydı, Stalin’in izlediği siyasi hat boyunca uygulamaya koyduğu büyük değişiklikleri gerçekleştirmesi çok zor olurdu. Büyük Terörün kurbanı olanların büyük çoğunluğu gerçek anti-faşist ruhla büyümüş ve eğitilmişlerdi. Eğer sağ kalmış olsalardı, eğer yok edilmemiş olsalardı, Stalin için 1939’da Ribbentrop-Molotov paktını imzalamak çok daha zor olurdu. Ve eğer bu pakt söz konusu olmasaydı, II. Dünya Savaşı tarihte başlamış olduğu şekilde başlamayabilirdi.

Eğer Büyük Terör sırasında yok edilenler, gerçek enternasyonalistler, öldürülmemiş olsalardı, Stalin Sovyetler Birliği’nde II. Dünya Savaşı sonrasında gerçekte resmi devlet politikası haline gelen anti-Semitizmi uygulamaya koyamazdı ya da bunu yapabilecek olsa bile çok zorluk çekerdi.

Kimi zaman yeni üyeler, kimi zaman da 1937’de yeni seçilenler olarak adlandırılan bir kuşak, ekonomi, hükümet ve orduda partinin yüksek mevkilerine doğru yükselmeye başladılar. Bu insanlar daha önce hayal bile edemeyecekleri yüksek mevkilere geldiler.

Bu konumları elde eden insanların Bolşevizmle hiçbir bağı ve Marksizm’e hiçbir ideolojik bağlılığı yoktu. Sonuç olarak bu insanların SSCB’deki siyasi yapıyı çürüten kokuşmanın en kaba saba biçimlerine çok kolayca kapıldıkları görüldü. Bu insanlar Sovyetler Birliği’nde hemen hemen 50 yıla yakın bir süreyle iktidarda kaldılar. Ve bunlar ülkenin ahlaki ve ideolojik yaşamına bütünüyle yabancı salt kinik bir nesil yetiştirdiler.

Bu tür insanların iktidar mevkilerinde bulunmaları, ülkenin düşünsel yaşamını yönetiyor olmaları, mevcut sistemi son 10 yıl içinde nasıl bu kadar kolaylıkla paramparça edebildiklerini açıklamamıza yardımcı oluyor. Önce toplumun ideolojik kabuğunu çatlattılar, daha sonra onu siyasi olarak tahrip ettiler.

Şu ana kadar tarih toplumsal yapıda keskin bir dönüşüm yaşandığı zaman, bu değişimin iktidarda önde gelen mevkileri elinde tutan insanlara yansıdığını gösterdi. Ne var ki durum Rusya’da ve eski Sovyetler Birliği cumhuriyetlerinin birçoğunda böyle olmadı. Rusya’da, Ukrayna’da, Batlıklarda ve diğer birçok eski cumhuriyetlerde rejimin başında bulunanlar eski parti nomenklatura, eski parti bürokrasisi ve seçkini üyeleri. Bu insanları Bolşevikler ya da Leninistler olarak adlandırmak gerçeklerle tam anlamıyla alay etmek olur.

Bu insanlara damgasını vuran şey tam bir ideolojik ilkesizlik ve bununla bir araya gelen, Bolşevizmin ideallerine son derece düşman olan milliyetçi bir yöneliştir.

Bu şekilde, onlarca yıl önce yaşanmış olmasına karşın Büyük Terörün sonuçları ülkemizde ve Sovyetler Birliği’nin yıkıntıları üzerinde oluşturulan 15 yeni devlette hâlâ hissedilmeye devam ediyor; ve bu ülkelerin hepsi kendilerine yıkım getiren koşullarla yüz yüzeler.


Profesör Vadim Rogovin 28 Mayıs 1996 Melbourne Üniversitesi

fatmagül'ün suçu ne ki?



Dizi yeni başladı; ama Google’a “fatmagül” ve “tecavüz” yazarsanız 300 bin sonuç geliyor. En yaygınları şunlar:
“fatmagül’e nasıl tecavüz ettiler?”
“Hülya mı Beren mi tecavüzde daha iyiydi?”
“Beren’e Müjde’den fazla tecavüz edildi.”
“fatmagül’e tecavüz sahnesi… İndir, izle!”
Yüzlerce site, “fatmagül’ü Suçu Ne” dizisinin haftalardır merakla bekletilen tecavüz sahnesini yayınlıyor.
Yüz binlerce göz, heyecanla indirip izliyor.
Görüntüyü yani…

* * *

“fatmagül”ün senaryosu, Vedat Türkali ustaya ait…
Tecavüzün, hem tecavüze uğrayan kadının hem de tecavüzcüsünün hayatında açtığı yaraları işleyen bir eser bu…
Fakat dizinin tanıtımında tecavüz sahnesi öyle abartıldı ki, bu kampanya, başlı başına bir yaraya dönüştü.
Haftalardır “Beren nerede tecavüze uğrayacak”, “Tecavüz heyetinde kimler yer alacak”, “Tecavüze uğrayacağı kumsalda ne önlem alındı”, “Beren nasıl hazırlandı”, “O mu yoksa Hülya mı daha iyi tecavüze uğradı” haberleriyle o “büyük an”a hazırlandık.
Nihayet tecavüz gecesi gözümüzü ekrana dayayıp fatmagül’ün ırzına geçilişini cümbür cemaat izledik.
Ve eserin amacının tamamen zıddına olarak elbirliğiyle bu sahneyi bir “toplu tecavüz seyirliği” haline getirdik.

* * *

Meşhur bir oyuncuyu, dört erkeğin tecavüzüne uğrarken izlemek dünyanın her yerinde ilgi çekebilir.
Fakat tecavüz olaylarında en suçsuz olanın suçlandığını anlatan bir eser, sırf tecavüz sahnesiyle pompalanıyorsa, eserin hesaplaştığı maço zihniyetin tuzağına düşmüş demektir.
Tecavüz haberlerinde bizim de sıkça düştüğümüz bir tuzaktır bu:
Bazen haber yazılırken olay o kadar ayrıntılı anlatılır ki, okuyanı özendiren bir tecavüz güzellemesi çıkar ortaya…
Bazen istenerek, bazen de bilinçsiz olarak…

* * *

Çünkü erkek dünyasında tecavüz, kadından farklı çağrışımlar yapar.
Erkek, “Kadınların çoğu tecavüz fantezisi kuruyor” anketlerine inanma eğilimindedir. Çoğu porno, bu inancı besler.
Türk filmlerindeki tecavüzcülerin dilinden düşmeyen “Debelenme sen de zevk alacaksın” lafı, bunun ifadesidir.
Kadını “en büyük kışkırtıcı” sayan maço, “Dişi köpek kuyruk sallamasa, itlerin harekete geçmeyeceğine” inanır.
Böylece suç, baştan fatmagül’e yıkılır.
Bu zihniyete hukuk da katılır. Tecavüze uğrayan kadın fahişeyse, tecavüzcüsü ceza indiriminden yararlanır. “Tahrik”, tecavüze bahane sayılır.
Kadın, şikâyetçi olmaya çekinir. Tecavüzcü erken salınır. Kurban, “kirli” damgasını yer; teşhir edilir, dışlanır.

* * *

Daha feci gerçek şu:
Türkiye’de her 3 tecavüzcüden 2’si, kadının tanıdığı adam:
Ya sevgilisi ya kocası; eniştesi veya babası…
Bizim hararetle beklediğimiz görüntüleri, evde tecavüzcüsüyle birlikte izleyen fatmagül’ler var bu ülkede…
“Erkek bulmaya Türkiye’ye geldiler” masallarına inanıp turist kadınları tecavüzde öldüren magandalar var.
Uğradığı tecavüzü kim bilir kaçıncı kez anlatmak üzere Adli Tıp kapısında sıra bekleyen kız çocukları var.
Yazana, oynayana, çekene sözüm yok; ama dizi bahanesiyle medyada, İnternet’te “Irzına nasıl geçtiler, yakından bakalım” kampanyası açarak fazlaca tecavüz reklamı yapmış olmuyor muyuz?
Hiç olmazsa reklam gelirinin bir kısmını Pippa Bacca’nın ailesine yollasak iyi olmaz mı?

Can Dündar

ironik komedya!


"Haliç'te Yaşayan Simonlar" adlı kitapla birden gündeme oturdu Hanefi AVCI. Popüleritesini o kadar pekiştirdi ki, bazı kesimler tarafından kucaklanan bir anti-cemaat savaşçısı gibi görülmeye başladı. Cemaat çevreleri yerden yere vurmaya başladıktan hemen sonra, "Devrimci Karargah" gibi son günlerin popüler örgütlerinden birine yardım ve YATAKLIK suçundan içeri alınıyor. Hoş medya bu örgütteki bağlantın sadece YATAKLIK kısmını gözümüze sokuyor, zira gündeme gelen Kezban KÜÇÜK denilen bir Karargah'çının, Avcı tarafından yatağa atılma kısmıydı. İslami/Burjuva medyası (yani ikisi birbirinden ayrılmıyor fakat yılışık liberal basın ile islami burjuvaziyi bir kefeye koyamıyorum :)) sürekli gündeme bunu taşıdı fakat Karargah bunu kabul etmemesini umursanmadı.

Devrimci Karargah'ın adını ben dahil (tamam daha önceden bilgim vardı:)) bu ülkenin %91'inin 27 Nisan 2009 Bostancı direnişi öncesinde duyduğunu sanmıyorum. Zira bu ülkede o kadar çok sol/sosyalist parti, fraksiyon, hizip var ki, şu google bile bulmaya yetişemiyor. Fakat CNT'den arak karakızıl bayrağın üzerine, popüler sosyalist/komünist aksesuarı "orak-çekiç" figürüyle donatılmış partinin bu sürecte ciddi bir rolü var. Hükümetin referandum öncesi sola karşı takındığı tavır, referandumdan sonra yerini hırçın bir hale bıraktı. SDP ve TÖB baskınlarıyla, sola nasıl davranmaya devam edeceği önümüze koyuldu.

İşte bu noktada Devrimci Karargah hükümetin elinde mükemmel bir koz. Zira AKP hükümeti, daha önceki İslami geleneğin başaramadığını başarmada oldukça başarılı bir çizgi izledi. Herkese duymak istediğini söyledi, görmek istediğini gösterdi. Referandum sonrası masaya "KÜRT MESELESİni" yatırdı. (çözümden ziyade amacının siyasi otoriteye güç kazandırmak olduğu aşikar fakat lafı dolandırmayacağım.) Bir yandan Kürt sorununa derman olacağını söylerken, diğer taraftan Kürt halkını soldan uzak tutmaya ve kamu oyunda solu yerden yere vurmasına büyük bir fırsat. Gerek Karargah'ın HPG ile olan organik bağı, gerek 27 Nisanda Bostancı'da bir komiserin ve daha önemlisi yoldan geçen Mazlum ŞEKER adındaki Kürt gencinin ölümüyle vede birçok yaralıyla sonuçlanan olay tam bir ajitasyon aracı. Solun çözüm olmadığına dair tam bir provakasyon aracı.

Hanefi AVCI gibi uzun yıllar, adı işkence ve sol cellatlığıyla anılmış, Susurluk Kazasındaki raporuyla cemaat çevrelerince ayakta alkışlanmış, bu yerdiği cemaatler içinde palazlanıp ve cemaatin hükümetinin bürokratlığını yapmış bir ismin solla hatta ve hatta silahlı eylemci, aktivist solla bağdaştırılması her ne kadar ironik bir o kadar da trajikomik görünsede, mükemmel bir tezgahın ürünü. Hem küskün bürokratı sustur, hemde solu yerden yere vur.

Bakalım gelişmeler daha neyi gösterecek.